Formistan Forumları  
Geri Git   Formistan Forumları > Hayat ve Eğlence > Edebiyat - Türkçe

Montaigne Ve Denemeleri

Edebiyat - Türkçe forumunda yer alan Montaigne Ve Denemeleri konusu , İNSANIN GÜÇSÜZLÜĞÜ Bir filozofu, ince çelik tellerden örülmüş sağlam bir kafes içine koysalar ve kafesi Paris'in Notre-Dame katedralinin kulelerinden birinin tepesine assalar filozof akıl yoluyla oradan düşmesi tehlikesi olmadığını açıkça ...

Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 05-07-2011, 20:33   #16 (permalink)
 
☆ RєsiтαL ☆ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Standart Cevap: Montaigne Ve Denemeleri



İNSANIN GÜÇSÜZLÜĞÜ

Bir filozofu, ince çelik tellerden örülmüş sağlam bir kafes içine
koysalar ve kafesi Paris'in Notre-Dame katedralinin kulelerinden
birinin tepesine assalar filozof akıl yoluyla oradan düşmesi tehlikesi
olmadığını açıkça bilecek, ama yine de (dam aktarma işlerinde
çalışmamışsa) bu kadar yükseklerden aşağı bakar bakmaz korkuyla
ürpermekten kendini alamayacaktır Çan kulelerinin yüksek
yerlerinde, korkuluklar kafesli oldu mu bu kafesler taştan da olsa,
korka korka dolaşırız Böyle yerlerde dolaşmanın düşüncesine bile
dayanamayan insanlar vardır İki kule arasına, üstünde rahatça
gezilebilecek kalınlıkta bir direk uzatsalar, hiçbir felsefi olgunluk, ne
kadar sarsılmaz olursa olsun bize orada yerde yürür gibi yürümek
cesaretini veremez Ben bunu bizim tarafın dağlarında çok denedim
Yükseklerden öyle pek fazla korkanlardan da olmadığın halde, o
sonsuz derinlikler karşısında bacaklarım titremeye başlardı Hem öyle
yerlerde ki uçurumun kenarında boyumdan fazla yer vardı, bile bile
kenara gitmedikçe düşme olasılığı da yoktu Hekimlerin anlattığına
göre bazı sesler ve çalgılar kimi insanları çıldırma hallerine sokarmış
Ben kendim masalarının altında bir köpeğin kemik kemirmesini
duyunca deliye dönen kimseler gördüm Demirin eğelenirken
çıkardığı keskin sese pek az kimse dayanabilir Boğazında veya
burnunda tıkanıklık olan birinin konuşmasını dinlerken öfkeye, nefrete
kapılan insanlar çoktur Graechus'ün bir flütçüsü varmış Efendisi
Roma meydanlarında nutuk verirken bu flütçü arkadan flütüyle onun
sesini yükseltir, alçaltır düzenlemiş Burada flütün gördüğü iş
dinleyicilerin heyecanını artıran, düşüncelerini değiştiren bazı ses
tonlarını ve hareketlerini bulmaktan başka ne işe yarayabilirdi?

Doğrusu, bir üfürüğün titreyiş ve iniş çıkışlarıyla halden hale giren,
çekilen tarafa giden şu bizim mübarek insanoğlunun sağlamlığına
büyüklüğüne hiç diyecek yok (Kitap 2, bölüm 12)
☆ RєsiтαL ☆ isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 05-07-2011, 20:33   #17 (permalink)
 
☆ RєsiтαL ☆ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Standart Cevap: Montaigne Ve Denemeleri

ÜN

Yaptığı iyiliği başkaları duysun diye, kendisine daha fazla değer
verilsin diye yapan, doğruluğu dillerde dolaşmak koşuluyla doğru olan
adamdan pek hayır gelmez

Gredo che'I resto di quel verno cose

Facesse denge di tenerne conto,

Ma fur sin'a que tempo si'nascose,

Che non e colpa mia s'hor'non le conto:

Perche Orlando a far opre virtuose,

Piü ch'a narrerla poi, sempre are pronto,

Ne mai fu alcun'de li suoi fatti espresso

Se non quando hebbe i testimonü appresso (Aristo, Orlando Furioso)

Sanıyorum ki geri kalan kış aylarında Orlando birçok onurlu işler
gördü Fakat şimdiye kadar bunlar o kadar gizli tutuldu ki, onlardan
sözetmiyorsam suç benim değildir Çünkü Orlando'nun, isteği parlak
görünmek değil, parlak işler görmekti Sağlam tanıkları olmadıkça
zaferleri meydana çıkmazdı

İnsan savaşa girmeyi kendi için bir ödev bilmeli ve beklediği ödül,
bütün iyi davranışların ne kadar gizli olursa olsun, er geç görecekleri
ödül olmalıdır, bu da temiz bir vicdanın iyi bir iş gördüğü için kendi
içinde duyacağı rahatlıktır İnsan zevki için yiğit olmalı ki yiğit talihin
cilvelerinden uzak kalsın, sağlam ve güvenli bir temel üzerine
yerleşsin

Virtus, repulsae nescia sordidae

Int*****tis fulget honoribus;

Nec sumit aut ponit secures,

Arbitria popularis aurae (Horatius)

Başarısızlıktan zarar görmeyen bir değer, hiçbir şeyin lekeleyemediği
bir onurla parlar; böyle bir değer halkın keyfiyle ne yükselir ne de
alçalır

Ruhumuz yapacağım gösteriş için yapmamalı, her şey içimizde,
hiçbir gözün görmediği en gizli yerimizde olup bitmelidir Orada
ruhumuz bizi ölüm korkusundan, acılardan, yüzkarasından bile korur,
çocuklarımızı, dostlarınızı, servetimizi yitirmeye dayanacak ve
gereğinde savaşın tehlikelerine atılabilecek bir duruma getirir:

Non emolumento aliquo, sed ipsius honestatis decore

Çıkar için değil, yiğitlik şanı için (Cicero)

Böyle bir kazanç, başkalarının hakkımızda iyi yargılar vermesinden
başka bir şey olmayan onurlar ve ünlerden çok daha büyüktür,
istenmeye çok daha layıktır

Ufacık bir toprak davası için halkın içinden on beş kişiyi seçmeyi
akıl ediyoruz, sonra en önemli davamızı tutup bilgisizliğin,
adaletsizliğin ve kararsızlığın anası olan halkın oyuna bırakıyoruz
Akıllı bir insanın, hayatını düşüncesiz bir sürünün oyuna bırakması
akıl kârı mıdır?

«An quidquam stultius quam quos singulos contemmas eos aliquid
putare esse universos?» (Cicero)

Ayrı ayrı bakınca değer vermediğimiz kimselere, bir araya geldikleri
zaman değer vermekten daha büyük budalalık olur mu?

Halk öyle şaşkın, öyle başıboş bir kılavuzdur ki, ne kadar zeki, ne
kadar becerikli olsak adımlarımızı ona uyduramayız Her kafadan
çıkan bütün o karmakarışık sesler, bizi dört bir yana sürükleyen o kaba
sözler, düşünceler arasında doğru yolu bulmak olacak iş değildir Bu
kadar kararsız, serseri bir varlığı kendimize kılavuz saymayalım: Her
zaman aklımızın ardısıra gidelim, halkın takdiri de canı isterse
ardımızdan gelsin Bu takdir zaten talihe bağlı olduğu için onu kendi
yolumuzda giderken de bulabiliriz Doğru yolu yalnız doğru olduğu
için tutmak istemesek bile, bu yolun eninde sonunda halk için de en
yararlı yol olduğunu göreceğiz ve yine ona döneceğiz:

«Dedit hoc providentia hominibus munus, ut honesta magis
juvarent» (Qintilianus)

Yazgının insanlara bir lütfu da, namuslu işlerin aynı zamanda en
yararlı işler olmasıdır

Yunanlı bir balıkçı, bir kasırga sırasında Neptunus'a şöyle söylemiş:

«Ey tanrı, beni ister kurtar, ister batır, ben dümenimi kırmadan
dosdoğru gideceğim» Zamanımda nice dönek, ikiyüzlü, karışık
insanlar gördüm ki, dünya işlerinde benden daha tedbirli oldukları
halde, benim kurtulduğum felaketlerden kendilerini kurtaramadılar

Risi successu posse carere dolos (Ovidius)

Kurnazlıkların para etmediğini gördüm de güldüm (Kitap 2, bölüm 16)
☆ RєsiтαL ☆ isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 05-07-2011, 20:34   #18 (permalink)
 
☆ RєsiтαL ☆ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Standart Cevap: Montaigne Ve Denemeleri

TANRILAR ÜSTÜNE

En az bildiğimiz şeyler tanrılaşmaya en elverişli olanlardır Onun
içindir ki Yunanlıların, biz insanları tanrılaştırmalarına bir türlü akıl
erdiremem Ben kendi hesabıma yılana, köpeğe, öküze tapanları daha
akla uygun görüyorum; çünkü onların huylarını daha az biliyoruz
Onlara hayalimizle istediğimiz gibi değer biçimler, görülmedik
kudretler vermek daha fazla hakkımızdır Bizim yaratılışımızın ne
kadar eksikleri olduğunu biliyoruz; tanrıları bize benzer tasarlamak,
onları bizim gibi arzuları, öfkeleri, kinleri, kanları, hazları, ölümleri,
mezarları olan birer varlık olarak düşünmek insan düşüncesinin bir
sarhoşluk zamanına rastlamış olsa gerektir

Quae procul usque adeo divino ab numine distant

Inque deum numero quae sint indigne videri (Lucretius)

Bütün bunlar tanrılıktan ne kadar uzak, tanrıların dünyasına ne kadar
aykırı

«Formae, aetates, vestitus ornatus noti sunt, genera, conjugia,
cognationes omniaque traducta ad similitudinem imböcillitatis
humanae: nam et per turbatis animis inducuntur; accipimus enim
deorum cupiditates, aegritudines, iracundias» (Cicero)

Tanrıların yüzlerini, yaşlarını, elbiselerini, süslerini biliyoruz;
Şecereleriyle, evlenmeleriyle, akrabalıklarıyla hep biz aciz insanlara
benzetilmişlerdir: Onların ruhları da aynı yanlış yollara sapmaktadır,
tanrıların da tutkularından, kederlerinden, hiddetlerinden
sözedilmektedir

İnanca, doğruluğa, namusa, özgürlüğe, barışa, zafere, dindarlığa,
hatta hazza, sahteciliğe, ölüme, hırsa, ihtiyarlığa, sefalete, korkuya
hastalığa, felakete, şu zavallı, cılız hayatımızın daha birçok belalarına
birer tanrı işi diye bakmak aynı şeydir

Quid juvat hoc, templis nostros inducere mores O curvae in terris
animae et caelestium inanes! (Persius)

Bizim ahlak ve törelerimizi, bizim toprağa bağlı, göklerden yoksun
ruhlarımızı tapınaklara sokmaya ne gerek var?

Mısırlılar, tedbirliliği hayasızlığa götürüyor, Apis ve İzis'in vaktiyle
birer insan olduklarını söyleyenlere ölüm cezası veriyorlardı; oysa
böyle olduğunu herkes de biliyordu Varro der ki, bu tanrılar heykel
ve resimlerinde parmaklarını ağızlarına koymakla sanki rakiplerine:
Sakın bizim aslında birer insan oldugumuzu kimseye söylemeyin,
yoksa insanlar bizi artık saymazlar, demek istiyorlardı

Mademki insanlar ille de tanrılarla akraba olmak istiyorlar, bari,
Cicero'nun dediği gibi, kendi kusur ve sefaletlerini göklere
çıkaracaklarına, tanrıların değerlerini yere indirip kendilerine mal
etselerdi Fakat aslına bakacak olursak, insanlar aynı sakat düşünce
ile, hem o türlüsünü hem de bu türlüsünü yapagelmişlerdir

Yunan filozoflarının, tanrıları inceden inceye bir sıraya korken,
ilintilerini, görev ve yetkilerini büyük bir özenle ayırtederken ciddi
olduklarına bir türlü inanamıyorum Bana öyle geliyor ki Platon,
Pluton'un bahçesini (cehennemini), gövdelerimizin çürüyüp toprak
olduktan sonra göreceğimiz işkence veya rahatlıkları sayıp dökerken
ve bunları hayattaki duygularımıza benzetirken,

Secreti celant calles, et myrtea circum

Sylva tegit, curae non ipsa in morte relinquunt (Virgilius)

Gizli yerler, defne ormanları onları saklar ve dertleri ölümde bile
peşlerini bırakmaz

ve Muhammet, Müslümanlara, halılar döşeli, altınlar, zümrütlerle
süslü, en güzel kadınlarla, şaraplarla, acayip yemeklerle dolu bir
cennet vadederken içlerinden gülüyorlardı ikisi de ve ağzımıza bir
parça bal sürüp bizi dünyadaki isteklerimize uygun hayal ve umutlara
düşürmek için mahsus bizim insani ve maddi tarafımıza
sesleniyorlardı Nitekim birçoklarımız bu gaflete düşerek mahşer
gününden sonra tıpkı dünyadaki çeşitten zevkler ve rahatlıklarla dolu
bir dünya hayatı süreceğimizi sanıp dururuz İnanabilir miyiz ki
Platon, bu kadar yüksek düşüncelere ulaşmış, «tanrısal» lakabını
alacak kadar tanrılara yaklaşmış olan bir adam, insan gibi zavallı bir
varlıkta aklın ulaşamadığı o esrarlı tanrı gücüne benzer bir taraf
görsün, bu zayıf varlığımızın, cılız duygularımızın sonsuz bir hazza
dayanacak kadar sağlam ve dayanıklı olduğunu sansın? Eğer Platon
bu kanıda ise, biz de ona insan aklı adına şunu söyleriz: Bize öteki
dünyada vereceğin zevkler burada duyduğumuz zevklerse, bunların
sonsuzluğa benzer hiçbir yanları yok Duyularımızın beşi de ağızlarına
kadar hazla dolacak olsa, ruhumuzun arzulayacağı, umacağı bütün
zevklere erse, bu da hiçtir Bir şey ki benimdir, bendedir, onda tanrısal
bir taraf yoktur Dünyadaki durumumuza, hayatımıza bağlı şeylerin
ötede bulunmaması gerekir Ölümlü varlıklara özgü bütün zevkler
ölümlüdür Öteki dünyada akrabalarımızı, çocuklarımızı, dostlarımızı
bulmak bizi sevindiriyorsa, hala böyle bir mutluluğa bağlı kalıyorsak,
dünyadaki ölümlü hayatımız orada da devam ediyor demektir Biz o
yüksek ve tanrısal değerleri ne biçimde hayal edersek edelim, layık
oldukları biçimde hayal edemeyiz: Onları gereğince düşünebilmek
için, düşünülmez, anlatılmaz, anlaşılmaz ve bizim bayağı hayatımızın
nimetlerine hiç benzemez kabul etmek gerekir Aziz Paulus der ki:
«Allahın kullarına hazırladığı mutluluğu ne insan gözü görebilir, ne de
insan yüreği duyabilir» Eğer bu mutluluğu duyabilmemiz için
(Platon, senin söylediğin gibi) bizi arıtmalardan geçirip yeni bir
biçime sokacaklarsa, bu değişiklik o kadar büyük, o kadar kökten
olacaktır ki, artık ortada bizden eser kalmayacaktır

Hector erat tunc cum bello certabat; at ille,

Tractus ab Aemonio, num erat Hector, equo (Ovldius)

O dövüşen adam Hektor'du, fakat öteki,

O atların sürüklediği artık Hektor değildi

Ahirette, vadedilen ödülleri alacak olan, bizden başka türlü bir varlık
olacaktır

Qoud mutatur, dissolvitur; interit ergo:

Trajiciuntur enim partes atque ordine migrant (Lucretius)

Değişmek, dağılmak; yokolmaktır

Parçalar oynar yerinden, bozulur düzenleri

Pitagoras'ın metamorfozlar evreninde ruhların beden değiştirdiğine
bir an inansak bile Caesar'ın ruhunu taşıyan aslanın aynı ihtirasları
duyduğunu, bir Caesar olduğunu kabul edebilir miyiz? Eğer onda
Caesar'lık kalıyorsa, Platon'un da tuttuğu bu düşünceye çatanlara hak
vermek gerekir Bunlar der ki, insan kalıp değiştirdikten sonra yine
kendisi kalırsa, bir evladın, katır şekline girmiş olan annesinin sırtına
binmesi gibi saçmalıklar olabilir Hayvan bedenlerinin aynı türden
başka bedenlere çevrilişlerinde son gelenlerin eskilerden farksız
olduklarını kabul edebilir miyiz? «Phoenix»in (Yandıktan sonra
küllerinden yeniden doğan efsanevi bir kuş: Anka) küllerinden bir
kurt peyda olur, sonra bu kurttan başka bir «phoenix» çıkarmış; bu
ikinci «phoenix»in birincisinden başka olmadığı nasıl düşünülebilir?
şu bizim ipeği yapan kurtlar, bakarsınız, ölmüş, kupkuru olmuş
gibidirler, sonra aynı bedenden bir kelebek peyda olur, ondan da
tekrar bir kurt çıkıverir Bu kurdun birinci kurt olduğunu kabul etmek
gülünçtür Bir kez yok olan şey artık yoktur

Nec si materiam nostram collegerit aetas

Post abitum, rursumque redegerit, tu sita nunc est

Atque iterum nobis fuerit data lumina vitae,

Pertineat quidquam tamen ad nos id quoque factum Interrupta semel
cum sit repetentia nostra (Lucretius)

Biz öldükten sonra zaman bütün maddemizi yeniden toplasa; ona
bugünkü düzenini geri verse, yeniden hayat ışığına çağrılsak bütün
bunların bizimle hiç ilgisi olmazdı, çünkü bellek ipliği bir kez kopmuş
olurdu

Platon, sen başka bir yerde diyorsun ki, öteki dünyada ödüllere
kavuşacak olan, insanın yalnız ruh yanıdır Bu da yine, pek olacağa
benzemiyor

Scilicet, avolsis radicibus, tu nequit ullam

Dispicere ipse oculus rem, seorsum corpore toto (Lucretius)

Göz, kökleri kopup bedenden ayrılınca, kendi başına kalınca artık
hiçbir şey göremez

Çünkü, bu hesaba göre, ahiretin nimetlerine kavuşacak olan insan
değildir, yani biz değiliz; çünkü ruh ve beden bizim esaslı iki
parçamızdır; onların birbirinden ayrılması olan ölüm, varlığımızın yok
olmasıdır

Inter enim jacta est vitai pausa, vageque

Deerrarunt passim motus ad sensibus omnes (Lucretius)

Hayatın sona erdiği yerde her şey amaçsız olarak ve duygulara
dokunmadan yaşar

İnsanı yaşatan organları kurtlar kemirirken, toprak hepsini parçalayıp
yerken, insanın acı duyduğundan söz eden yok

Et nihil hoc ad nos, qui conjugioque

Corporis atque animae consistimus uniter apti (Lucretius)

Bütün bunların hiç ilişkisi yok bizimle,

Çünkü biz ruhla beden bir aradayken varız (Kitap 2, bölüm 12)
☆ RєsiтαL ☆ isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 05-07-2011, 20:34   #19 (permalink)
 
☆ RєsiтαL ☆ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Standart Cevap: Montaigne Ve Denemeleri

AYLAK RUHLAR

Boş bırakılmış topraklar, gübreli ve bereketliyseler, yüz bin çeşit
otlarla dolar Yararlı olabilmeleri için onlara kazma vuruyor, işe yarar
tohumlar ekiyoruz Kadınlar kendi başlarına kalınca biçimsiz birtakım
et parçaları çıkarırlar sağlam ve doğal bir beden yaratabilmeleri için
bir tohum almaları gerekiyor Ruhlar da böyledir; onları bir
düşünceyle uğraştırıp dizginlerini tutmazsanız, uçsuz bucaksız bir
hayal dünyasında, başıboş, öteye beriye dolaşıp dururlar Böyle bir
aylaklık içinde ruhların kurmadığı hayal, düşmediği kuruntu,
yaratmadığı gariplik kalmaz

Velut aegri somnia, vanae

Finguntur species (Horatius)

Sayıklayan hastalar gibi boş hayaller kurarlar

Bir amaca bağlanmayan ruh, yolunu kaybeder; çünkü, her yerde
olmak hiçbir yerde olmamaktır

Quisquis abique habitat, Maxime,

Nusquam habitat (Martialis)

Her yerde olan hiçbir yerde değildir

Hayatımın son yıllarını elimden geldiği kadar kaygısız ve salt kendi
rahatımı düşünerek geçirmeye karar verip de köşeme çekildiğim
zaman, ruhuma edebileceğim en büyük iyiliğin onu tam bir başıboşluk
içinde bırakmak olacağını düşünmüştüm; bırakalım kendi kendisiyle
söyleşsin; kendi içinde, kendi hayalinde kalsın, demiştim Yaşım beni
daha ağırbaşlı, daha olgun bir hale getirdiği için bunu artık kolayca
yapabileceğimi umuyordum; fakat görüyorum ki:

Variam semper dant otia mentem (Lucianus)

Ruh başıboş kalınca türlü hayaller kuruyor

İstediğimin tersine ruhum, yularından kurtulup kaçan bir at gibi
kendini daha fazla yoruyor Kafam durup dinlenmeden, hiçbir sıra,
hiçbir ilinti gözetmeden öyle garip düşünceler, öyle saçma sapan
hayaller kuruyor ki, ilerde bunların anlamsızlığını ve acayipliğini
görüp kendinden utansın diye hepsini kaydetmeye başladım (Kitap 1,
bölüm 9)
☆ RєsiтαL ☆ isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 05-07-2011, 20:34   #20 (permalink)
 
☆ RєsiтαL ☆ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Standart Cevap: Montaigne Ve Denemeleri

BİLİNÇSİZ DUYGULAR

İç savaşlarımızın ikincisinde miydi, üçüncüsünde mi, iyi
hatırlamıyorum, evimin bir fersah kadar ötesine gezmeye gitmiştim
Benim ev de bütün kargaşalıkların göbeğinde olmuştur her zaman
Uzağa gitmediğim ve güvensizlik duymadığım için yanıma fazla adam
almamış, pek uysal, ama hiç de sağlam olmayan bir ata binmiştim
Dönüşte bu attan alışkın olmadığı bir hız istemek zorunda kaldım bir
ara Adamlarımdan biri, geme dizgine kulak asmayan gürbüz bir
küheylana binmiş iri yan delikanlı, arkadaşlarım geçip caka satmak
için dolu dizgin üstüme geliverdi Ben küçük, at küçük, adam bütün
ağırlığı, dev cüssesiyle bir çarpınca biz ikimiz de tepetaklak gittik At
bir yana serili, ben sırt üstü on adım ötesinde; yüzüm gözüm yara bere
içinde; elimden fırlamış kılıcım beş kulaç uzaklarda, üstüm başım
param parça, kımıltısız, duygusuz bir kütük Geçirdiğim tek
baygınlıktı bu Adamlarım beni ayıltmak için ellerinden geleni
yaptıktan sonra öldüm sanmışlar ve kollarına alıp zor bela evime
getirmişler Yolda ve iki uzun saat ölü sayıldıktan sonra kımıldamaya,
soluk almaya başladım Mideme o kadar kan akmış ki beden onu
boşaltmak için güçlerini diriltmek gereğini duymuş olmalı Ayağa
kaldırdılar beni ve bir hayli kan kustum Aynı şeyi birkaç kez
tekrarladıktan sonra biraz canlanmaya başladım Ama öyle belli
belirsiz, öyle sürüncemeli bir dirilişti ki bu, ilk duygularım yaşamadan
çok daha fazla ölüme yakındı Hiç unutmadığım bu duygular bana
ölümün yüzünü ve düşüncesini öyle doğal, öyle olağan gösterdiler ki
onunla bir çeşit uzlaşmaya varmış gibiydim Kendime gelmeye
başlayınca gözlerimin gördüğü o kadar bulanık, silik ve ölüydü ki,
ışıktı yalnız seçebildiğim

come quel ch'or apre or chiude

Gli occhi, mezzo tra'I somno e I'esser desto (Tasso)

Gözlerini bir açıp, bir kapar gibi

Yarı uyur, yarı uyanık bir insan

Ruhun görevleri bedeninkilerle birlikte, aynı yavaşlıkta
kalkınıyorlardı Kendimi kan içinde gördüm; çünkü üstüm başım
kustuğum kanlara boyanmıştı İlk düşündüğüm şey kafama bir kurşun
girdiğini sanmak oldu; gerçekten o sırada çevremizde tüfekler
patlıyordu Canım dudaklarımın ucunda tutunur gibiydi yalnız; çıkıp
gitmesine yardım edeyim diye gözlerimi kapıyor, uyuşmaktan,
kendimi bırakmaktan haz duyuyordum Her şey gibi yumuşacık ve
hafif bir hayal yaşantısında yüzüyordum; hiçbir acı duymadıktan
başka Rahatsızlık şöyle dursun, uykuya dalmak üzere duyulan tatlılık
vardı bunda

Öyle sanıyorum ki can çekişirken kendini bilmez olanların durumu
da budur: Büyük acılar duyuyorlar, ruhları işkence içinde kıvranıyor
sanarak onlara acımamız yersizdir Birçoklarına karşı, Etienne de la
Boite'ye karşı bile ben hep böyle düşünmüşümdür Ölüme yakın halde
aygın baygın gördüklerimiz, uzun bir sancıdan bitkin düşenler, inme
inenler, sara nöbeti geçirenler, başından yara alanlar, kimi zaman
iniltiler çıkarır, derin derin soluk alırlar, bedenlerinde kıvranmaya
benzer kımıltılar olur Bunlara bakarak onların kendilerini az çok
bildiklerini sanırız; oysa, ben derim ki, ruhları da, bedenleri de
uykudadır:

Vivit, et est vitae nescius ipse suae (Ovidius)

Yaşıyor ama, bilmiyor yaşadığını

Organların uğradığı o büyük çarpılma, duyguların düştüğü o büyük,
derin uyuşma içinde insanın kendini bile bile gücünü sürdürebileceğine
inanamam; böyle olunca hangi düşünce onlara azap çektirecek,
durumlarının korkunçluğunu anlatıp duyurtacak? İşte bundan ötürü pek
acınacak durumda olmadıkları kanısındayım

Bence en dayanılmaz, en korkunç durum uyanık olup da azap çeken
bir ruhun duyduğunu anlatma olanağını bulamamasıdır Dili
kesildikten sonra işkence edilen insanların durumuna benzetebiliriz
bunu

Birçok hayvanların, hatta insanların, öldükten sonra kaslarını
sıktıkları, oynattıkları görülür Herkes bilir kimi uzuvlarımız bizden
hiç de izin almadan kımıldar, dikilir ve yatarlar Yalnızca derimizi
oynatan bu etkilemeler bizim sayılmaz Bizim olmaları için insanın
bütünlüğüyle işe karışması gerekir Uyurken elimizin, ayağımızın
duyduğu acılar bizim değildir (Kitap 2, bölüm 6)
☆ RєsiтαL ☆ isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz.


Seçenekler
Stil


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Dostluk 'Montaigne Denemeler 2' 'BERRAK Çöp Forum - Çöphane 1 23-11-2011 12:51
Direniş Denemeleri - Afşin Selim -Uηdoмıel- Kitap Tanıtımları 0 27-06-2011 11:42
Dostluk 'Montaigne Denemeler 2' 'BERRAK Edebiyat - Türkçe 0 28-04-2011 17:09
Yalnızlık 'Montaigne Denemeler 4' 'BERRAK Edebiyat - Türkçe 0 28-04-2011 17:09
Michel de Montaigne ÁρσLLση Biyografiler 0 08-04-2011 23:52


Tüm Zamanlar GMT +2 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 06:40.




Powered by vBulletin® Version 3.8.7
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.0 ©2011, Crawlability, Inc.

ultra hd izle

Forum Sitemizde,5651 Sayılı Kanun'un 8. Maddesine ve T.C.K'nın 125.Maddesine Göre Bütün Üyelerimiz Yaptıkları Paylaşımlardan Sorumludur.Site Hakkında Yapılacak Tüm Şikayet,öneri vb işlemler için İletişim Adresimizden Bize ulaşabilirsiniz.

"Tapımızda (Yolumuzda) Riyazat yok; Burada hep Lütuf var, Bağış var. Hep Sevgi, Hep Gönül Alış, Hep aşk hep Huzur var Burada."
''Mevlana''